info@reelhukuk.com.tr
Zorlu Center - Levazım Mah. Koru Sok.No:2 Teras Evler TD Lobi / İst

Corona (COVID-19) Virüsünün Sözleşmelere Etkisi Nedir?

Corona (COVID-19) Virüsünün Sözleşmelere Etkisi
Çin’in Wuhan kentinde ilk olarak görülen ve sonrasında tüm dünyaya yayılan Corona (Covid-19) virüsü Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından “Pandemi” yani tüm dünyada geniş bir alana yayılan ve etkisini gösteren salgın hastalık olarak ilan edilmiştir. WHO tarafından Corona virüsün Pandemi olarak ilan edilmesi, Türkiye’de de Corona virüs vakalarının görülmesi ve hükümet  tarafından çeşitli önlemlerin alınması (okulların tatil edilmesi, toplu etkinliklerin iptal edilmesi ,belirli yaş guruplarına ve hafta sonları tamamen sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi  Covid 19 virüsünün mücbir sebep teşkil edip etmediği,  taraflar arasındaki tüm sözleşmelerin, hukuki ilişkilerin durumunun ne olacağı ile ilgili bir çok soruyu gündeme getirmektedir.

Mücbir Sebep Nedir?

Mücbir sebep, sorumlu veya borçlunun faaliyet ve işletmesi dışında meydana gelen genel bir davranış normunun veya borcun ihlaline mutlak ve kaçınılmaz bir şekilde yol açan, öngörülmesi ve karşı konulması mümkün olmayan olağanüstü bir olaydır. Deprem, sel, yangın, salgın hastalık gibi doğal afetler mücbir sebep sayılır.
Mücbir sebep, borcun ifasına engel olan ve herhangi bir kimse tarafından alınacak tedbirlere rağmen önüne geçilmesine imkan olmayan, beklenmedik, harici ve borçlunun iradesi dışında meydana gelen bir olaydır.
Yargıtay kararında salgın hastalıkların da mücbir sebep teşkil edebileceği belirtilmiştir. Salgın hastalığın mücbir sebep olarak değerlendirilmesi için salgın hastalığın sözleşme taraflarınca önceden öngörülmesinin mümkün olmaması, salgın hastalığa tarafların karşı koymasının mümkün olmaması ve sözleşmede taraflarca üstlenilen borçların ifasının  salgın hastalık nedeni ile gerçekleştirilememesi gerekmektedir.
6098 sayılı TBK gereği taraflar, imzalamış oldukları sözleşmelerde salgın hastalıkları, deprem, sel, yangın gibi doğal afetleri, halk hareketlerini mücbir sebep olarak belirtmişseler  anılan bu durumların ortaya çıkması sözleşme tarafları için mücbir sebep teşkil edecektir.

Sözleşmede salgın hastalık mücbir neden olarak belirtilmemişse salgın hastalıkların mücbir sebep sayılması tarafların sözleşmeden doğan yükümlülüklerinin ifasını etkileyip etkilemediğine göre değişecektir.

Mücbir Sebebin Sözleşmelere Etkisi

Mücbir sebebin sözleşmelere etkisi 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu İFA İMKANSIZLIĞI başlığı altında 136. Maddede “Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle imkânsızlaşırsa, borç sona erer.

Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde imkânsızlık sebebiyle borçtan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermekle yükümlü olup, henüz kendisine ifa edilmemiş olan edimi isteme hakkını  kaybeder. Kanun veya sözleşme ile borcun ifasından önce doğan hasarın alacaklıya yükletilmiş olduğu durumlar bu hükmün dışındadır.

Borçlu ifanın imkânsızlaştığını alacaklıya gecikmeksizin bildirmez ve zararın artmaması için gerekli önlemleri almazsa, bundan doğan zararları gidermekle yükümlüdür.”  hükmüne havidir.

Corona virüsünün bir ülkede görülmesi, Corona virüsü nedeniyle ölümlerin gerçekleşmesi hatta Corona virüsünün yayılmasının önlenmesi için hükümetler tarafından belirli önlemlerin alınması tek başına Corona virüsünün mücbir sebep olarak nitelendirilmesi için yeterli değildir. Corona virüsünün bir sözleşmenin tarafları açısından mücbir sebep teşkil edebilmesi için Corona Virüsü nedeniyle tarafların sözleşmede kendilerine yüklenen borçları / edimleri yerine getiremeyecek duruma gelmeleri ve Corona virüsünün sözleşme taraflarını borçlarını yerine getiremeyecek derecede etkilemesi gerekmektedir.

Mücbir sebep nedeni ile sözleşmenin niteliği ve mevcut duruma göre  taraflar için  sözleşmenin ifası imkansız hale gelmişse  sözleşme uyarınca üstlenmiş oldukları borçları sona erdirmektedir. Örneğin taraflar arasında bir satım sözleşmesi kurulmuş ve mücbir sebep nedeniyle satışa konu ürünün teslimi imkansız hale gelmiş ise satıcı ilgili ürünü teslim etme borcundan,  alıcı da satışa konu ürünün bedelini ödeme borcundan kurtulacaktır. Eğer alıcı tarafından satışa konu ürünün bedeli ödenmiş ise TBK’nın 136. Maddesinin 2. Fıkrası uyarınca bu bedel satıcı tarafından alıcıya iade edilecektir.

KISMİ İFA İMKANSIZLIĞI- TBK MADDE 137

Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle kısmen imkansızlaşırsa borçlu borcunu sadece imkansızlaşan kısmından kurtulur. Ancak bu kısmi ifa imkansızlığı önceden öngörülseydi taraflarca böyle bir sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılırsa borcun tamamı sona erer.
Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde bir tarafın borcu kısmen imkansızlaşır ve alacaklı kısmi ifaya razı olursa karşı edimde o oranda ifa edilir.Alacaklının böyle bir ifaya razı olmaması veya karşı edimin bölünemeyen nitelikte olması durumunda tam imkansızlık hükümleri uygulanır.’’ hükmüne havidir.

AŞIRI İFA GÜÇLÜĞÜ-TBK MADDE 138

“Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır.” hükmüne havidir.

Tarafların edimlerini mücbir sebep halleri nedeniyle yerine getirememeleri halinde; durumun şartlarına göre sözleşmeden doğan edimin ifasının imkânsız hale gelmesi hali  TBK’ nın 136. maddesi, kısmen imkansız hale gelmesinde TBK. 137.maddesi ,  edimin ifasının önemli ölçüde güçleşmesi  durumunda da  TBK’nın 138. maddesinin uygulanması söz konusu olacaktır.

Mücbir sebebin sözleşmelere yansımasında en önemli nokta borcun ifasını imkansız hale getiren mücbir sebep niteliğindeki olayın sözleşmenin karşı tarafına bildirilmesi gerektiğidir.  Eğer mücbir sebep nedeniyle mevcut durum ve irade beyanı  borçlu tarafından alacaklıya  bildirilmez ihtar edilmez  ve alacaklının zararının artmasını engellemeye yönelik önlemleri alınmaz ise borçlu, alacaklının uğrayacağı zararlardan sorumlu olacaktır.

Türk Hukuku’na hakim olan “Nev’i telef olmaz” ilkesi uyarınca para borcunun imkânsız hale gelmesi mümkün olmamakla birlikte mücbir sebepler dolayısıyla taraflarca kararlaştırılan bedel üzerinden ödenme yapılmasının önemli ölçüde güçleşmesi ve TBK 138. maddenin şartlarının bulunması halinde anılan madde kapsamında uyarlama talep edilmesi söz konusu olacaktır.

TBK m.138 hükümlerinde aşağıdaki koşulların mevcudiyeti aranmaktadır:

Hal ve şartların olağanüstü biçimde değişmesi, bu değişimin taraflar bakımından sözleşmenin kuruluşu sırasında öngörülemez ve beklenemez olması yahut öngörülse bile taraflarca sözleşme kurulurken göz önüne alınmamış olması,
Değişen hal ve şartların sözleşmenin taraflara yüklediği edimler arasındaki dengeyi aşırı ölçüde ve açık bir biçimde bozması,
hal ve şartların değişmesinde ilgili tarafın kusurunun bulunmaması,
edimlerin ifasının henüz tamamlanmamış olması veya ihtirazî kayıtla  ifada bulunulmuş olması.

TBK md. 138 uygulamasını bir kira sözleşmesi özelinde inceleyecek olursak; tüketicilerin kalabalık alanlardan uzaklaşması perakende işletmecilerin ciro kayıplarına sebep olmaktadır. Kiracı, kira sözleşmesi akdederken Covid 19  riskini bilebilecek durumda değildir ve bu risk kiracıdan kaynaklanmamaktadır. Ancak kira bedelinin ödenmemesi tahliye riskini de beraberinde getirdiğinden kira bedelinin ihtirazi kayıtla ödenmesi ile birlikte uyarlama davası ikame edilmesi gündeme gelebilecektir

Corona Virüsü (COVID-19) Mücbir Sebep Midir?

Ülkemizde ve dünyanın çoğu ülkesinde Corona virüsü tespit edilmiştir. Corona Virüs vaka sayısının her geçen gün artması nedeniyle hükümetler tarafından Corona virüsünün yayılmasını önlemek adına çeşitli önlemler alınmaktadır. Bu önlemlerin etkisi ulusal çapta olabildiği gibi uluslararası düzeyde de olabilmekte ve hukuki ilişkilere etkisi de farklılık gösterebilmektedir.
Corona virüsünün sözleşmenin tarafları için mücbir sebep teşkil edip etmediğinin tespiti  her sözleşme ilişkisi özelinde ayrı ayrı  değerlendirilmelidir.

Ülkemizde  corona virüsünün görülmesi nedeniyle Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi  ile önlem amaçlı tüm eğitim kuruluşları ,okullar, üniversiteler kapatılmış,  toplu etkinliklerin, fuarlar, konserler iptal edilmiştir. Konseri düzenleyecek organizatör, konserin gerçekleştirileceği işletme ve konsere gidecek tüketiciler için bu husus bir mücbir sebep teşkil etmekte  ve sözleşme taraflarının borçları sona ermektedir.

Alışveriş merkezlerinin kapatıldığı ancak online alışverişler için herhangi bir kısıtlama getirilmediğini, kargo firmalarının çalışması-teslimat yapması konusunda herhangi bir kısıtlama bulunmamakla  internet üzerinden ürün/hizmet alım-satım sözleşmeleri için Covid-19 mücbir sebep teşkil etmemekte, ayıplı mal veyahut başkaca hukuken sözleşmeden dönme durumu olmadıkça alıcı ürünlerin bedelinin ödenmesine ilişkin borcu, satıcı da ürünleri teslim etme borcunu yerine getirecek ve taraflar sözleşmeden Covid-19 nedeni ile  dönemeyeceklerdir.

 7226 Sayılı Kanun’un Geçici 2. Maddesinin ve 2279 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı’nın Kira Bedellerinin Ödenmesine Etkisi

26.03.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7226 Sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un[1] “Geçici Madde 2” hükmüne göre,

“1/3/2020 tarihinden 30/6/2020 tarihine kadar işleyecek iş yeri kira bedelinin ödenememesi kira sözleşmesinin feshi ve tahliye sebebi oluşturmaz.”

Bu hüküm sadece çatılı-çatısız  işyeri kira bedelleri açısından uygulanmaktadır. isteriz. İşyeri kira sözleşmeleri haricinde kalan diğer kira sözleşmelerinde kira bedelinin belirlenen süre içinde ödenmemesi konusunda mevcut düzenlemede bir değişiklik bulunmamaktadır.

Bu hüküm kira bedellerinin ödenmemesine ilişkin olmayıp sadece ödenmemesi durumunun (kiracının kira bedellerini ödemede temerrüdü halinde) fesih ya da tahliye sebebi olmayacağına ilişkindir. Dolayısıyla kiracının belirlenen süre içinde kira bedelini ödeme borcu devam edecektir.

Sözleşmelerin Feshi Açısından (TBK m. 315)

Kural olarak kira sözleşmesinde kiracının asli borcu kira bedelinin ödenmesidir. Kiracının bu asli borcunu yerine getirmeyerek kira bedelini ödemede gecikmesi halinde, sürekli bir borç ilişkisi olan kira sözleşmesinin feshi, Türk Borçlar Kanunu’nun “kiracının temerrüdü” başlıklı 315. madde hükmünde düzenlenmiştir. TBK m. 315/f.1’e göre, “Kiracı, kiralananın tesliminden sonra, muaccel olan kira bedelini veya yan gideri ödeme borcunu ifa etmezse, kiraya veren kiracıya yazılı olarak bir süre verip, bu sürede de ifa etmeme durumunda, sözleşmeyi feshedeceğini bildirebilir’’ hükmüne havidir.

TBK m. 315, kiracının kira bedelini ya da yan gideri ödemede temerrüde düşmesi halinde kiraya verene, sözleşmeyi feshetme imkânı tanımaktadır. Kiraya veren, bu hakkını kullanabilmek için kiracıya, konut ve çatılı işyeri kiralarında yazılı olarak en az 30 (otuz) gün, diğer kiralarda 10 (on) gün süre vermeli ve bu sürede de kiracı bedeli ödemediği takdirde sözleşmeyi feshedebilecektir. Bu çerçevede mevcut düzenleme bu şekilde olmakla birlikte, 7226 Sayılı Kanun’un “Geçici Madde 2” hükmüne göre, 01.03.2020 ile 30.06.2020 tarihleri arasında işyeri kiralarında, kira bedellerinin ödenmemesi halinde, kiraya veren bu hükümden yararlanamayacak ve kira sözleşmesini feshedemeyecektir.

Tahliye Açısından (TBK. Madde 352)

Türk Borçlar Kanunu’nun 352’nci maddesinin ikinci fıkrası hükmüne göre, kiracının bir yıldan kısa süreli kira sözleşmelerinde kira süresi içinde; bir yıl ve daha uzun süreli kira sözleşmelerinde ise bir kira yılı veya bir kira yılını aşan süre içinde kira bedelini ödemediği için kendisine yazılı olarak iki haklı ihtarda bulunulmasına sebep olmuşsa kiraya veren, kira süresinin ve bir yıldan uzun kiralarda ihtarların yapıldığı kira yılının bitiminden başlayarak bir ay içinde, dava yoluyla kira sözleşmesini sona erdirebilecektir. Bu düzenleme ile kiraya veren, özellikle uzun süreli kira sözleşmelerinde, sürekli olarak borcunu zamanında ödemeyen kiracıya karşı, kira süresinin sonunu beklemeksizin tahliye imkânına sahip olacaktır.

7226 Sayılı Kanun’un “Geçici Madde 2” hükmüne göre, 01.03.2020 ile 30.06.2020 tarihleri arasında işyeri kiralarında, kira bedellerinin ödenmemesi üzerine, kiraya verenlerce TBK m.315 hükmü anlamında yapılacak ihtarlar neticesinde kiracı, verilen süre içinde kira bedelini ödemiş olsa bile yapılan bu ihtar, TBK m. 352 /f.2 anlamında bir haklı ihtar olarak değerlendirilemeyecektir.

Dolayısıyla belirlenen zaman dilimi içerisinde yapılmış olan ya da yapılacak olan ihtarlar, haklı ihtar olarak kabul edilemeyecek ve kiraya verenlere “iki haklı ihtar” nedeniyle tahliye davası açma imkânı sağlamayacaktır.

Kiracının Kira Bedellerini Ödememesi

7226 Sayılı Kanun Geçici 2. Maddesi, kira bedellerinin ödenmesini engelleyen bir hüküm değildir. Dolayısıyla kiracı, kira bedeli borçlusu, kiraya veren de kira bedeli alacaklısı olmaya devam edecektir. Bu durumda alacak hakkına sahip olan kiraya veren ödenmeyen kira bedellerini faizi ile birlikte talep edebilecektir.

Ancak, 2279 Sayılı 22.03.2020 tarihli İcra ve İflas Takiplerinin Durdurulması Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararı’na göre (22.03.2020, RG 31076) “Ekli ‘İcra ve İflâs Takiplerinin Durdurulması Hakkında Karar’ın yürürlüğe konulmasına, 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanununun 330 uncu maddesi gereğince karar verilmiştir.

MADDE 1 – (1) COVID-19 salgın hastalığının ülkemizde yayılmasını önlemek amacıyla alınan tedbirler kapsamında; bu Kararın yürürlüğe girdiği tarihten 30/4/2020 tarihine kadar, nafaka alacaklarına ilişkin icra takipleri hariç olmak üzere, yurt genelinde yürütülmekte olan tüm icra ve iflas takiplerinin durdurulmasına ve bu çerçevede taraf ve takip işlemlerinin yapılmamasına, yeni icra ve iflas takip taleplerinin alınmamasına ve ihtiyati haciz kararlarının icra ve infaz edilmemesine karar verilmiştir.”

30.4.2020 tarihine kadar nafaka alacaklarına ilişkin icra takipleri hariç olmak üzere, yurt genelinde yürütülmekte olan tüm icra ve iflas takiplerinin durdurulmasına ve bu çerçevede taraf ve takip işlemlerinin yapılmamasına, yeni icra ve iflas takip taleplerinin alınmamasına karar verilmiştir. Buna göre, kiracının kira bedelini ödemede geciktiği durumda, kiraya veren en erken (belirtilen sürenin uzatılmaması ihtimalinde) 01.05.2020 tarihi itibariyle takip başlatabilecektir. Bu durumda kiraya verenin ödeme emri haricinde ihtar göndermesinin hukuki yararı olmayacaktır. Zira, ihtar ile verilen sürenin sonu itibariyle işyeri kiralarında sözleşmeyi feshedemeyecek olup, bütün kira sözleşmeleri açısından da ödenmeyen kira bedelinin ihtar ile talep edilmesi durumunda kiracının verilen sürede kira bedelini ödememesinin herhangi bir yaptırımı olmayacaktır.

Bu durumda işyeri kira sözleşmelerinde kiracı;

Takibin devamını önlemek adına kira bedelini ödemek isterse, en geç kendisine bildirimin yapıldığı tarihi izleyen günden itibaren verilen sürenin sonuna kadar ödeme (faizi ile birlikte) yapabilecektir,

Kira bedelini belirlenen sürede de ödemediği durumda, icra takibi kesinleşecek ve takip devam edecektir. Ancak bedelin ödenmemesi, 7226 Sayılı Kanun’un Geçici 2. Maddesi uyarınca, TBK m.315 anlamında sözleşmenin feshi sebebi olmayacaktır.

Konut Kiraları

Kira sözleşmesinde kiralananın niteliği “konut” olduğu durumda, TBK m. 315 ve m. 352/f.2 uygulanmaya devam etmekle birlikte  İcra ve İflas Takiplerinin Durdurulması Hakkında Cumhurbaşkanı Kararı uyarınca ödenmeyen kira bedelleri için kiracının kira bedelini ödemede geciktiği durumda, kiraya veren en erken (belirtilen sürenin uzatılmaması ihtimalinde) 01.05.2020 tarihi itibariyle takip başlatabilecektir. Ödeme emrinde ya da ihtarda kira bedellerinin ödenmesi için kiracıya verilecek süre de en az 30 (otuz) gün olacaktır. Süre, kiracıya yazılı bildirimin yapıldığı tarihi izleyen günden itibaren işlemeye başlayacaktır. Belirtilen sürede kiracı kira bedelini ödemez ve kiraya veren gönderdiği ihtarda belirlenen sürede bedelin ödenmemesi halinde sözleşmeyi sona erdireceği beyanında bulunmuş ise, verilen sürenin sonunda ihtarda sözleşmeyi sona erdireceğine ilişkin beyanda bulunmamış ise de sürenin sonunda bildireceği fesih beyanıyla kira sözleşmesine son verebilecektir.

Kiracının, ödenmeyen kira bedellerinin ödenmesi için kendisine verilen sürede (en az 30 gün) kira bedelini ödemesi halinde de yapılan ihtar, “haklı ihtar” olarak değerlendirilebilecek ve bu durum TBK m. 352/f.2 anlamında bir tahliye sebebi oluşturacaktır.

Kısaca özetleyecek olursak MEVCUT KARARNAMELER  DOĞRULTUSUNDA T.C. İçişleri Bakanlığı tarafından 5 Mart 2020 tarihinde tüm valiliklere gönderilen ek genelgeyle başlayan süreçte halihazırda  200.000 fazla işyerinin faaliyetlerine ara verilmiş, 22.03.2020 tarihinde 2279 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararıyla icra ve iflâs takiplerinin durmasına karar verilmiş, 26.03. 2020 tarihinde yürürlüğe giren 7226 sayılı Kanun’un Geçici 2. Maddesi ile  01.03.2020-30.6.2020 tarihleri arasında ödenemeyen kira bedellerinin kira sözleşmelerinin feshi ve tahliye sebebi oluşturmayacağı hükme bağlanmıştır.

Yukarıda zikrettiğimiz Tedbir niteliğindeki bu düzenlemeler, özellikle kira bedellerinin ödenip ödenmeyeceğine ilişkin birtakım soruların ortaya çıkmasına yol açmış  bu konuda hukuki  bir değerlendirme yapma ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

Genelge İle Kapatılan İşyerlerine Ait Kira Sözleşmeleri

T.C. İçişleri Bakanlığı Koronavirüs Tedbirleri konulu genelgelerle ülke genelinde bazı işyerlerinin faaliyetlerini geçici süreyle durdurmuş olmakla  Genelgenin faaliyetleri durdurulan işyerlerinin kira sözleşmelerini ne şekilde etkileyeceği  kiracıların bu süre zarfında kira bedellerini ödemek zorunda olup olmayacakları en önemli husustur.

İfa imkânsızlığı,önemli ayıp, aşırı ifa güçlüğü noktalarında  kiracıların  bu salgın döneminde  öncelikle uzlaşma yolu ile kiraya verenlerle anlaşmaları, işyerinin faaliyeti sona erdirilmiş ve kapatılmışsa sektörüne göre kira szöleşmesini feshi, kira bedelinde uyarlama davası ile indirim uygulanıp uygalanmayacağı,ihtar, uzlaşamama durumunda tevdi mahalli tayini   hususları  karşımıza çıkmaktadır.

Beklenmeyen olağanüstü salgın nedeniyle konut ya da işyerlerinin kira bedellerinin   ödenememesi  sonucunda   kiracı ve kiraya verenin hukuki durumu ne olacaktır?

Taraflar arasındaki  kira sözleşmesinde  olağanüstü durumlarla  ilgili uygulanabilecek bir hüküm bulunuyorsa, sözleşme serbestisi ilkesi gereğince bu hüküm uygulanacaktır.

Kira sözleşmesinde olağanüstü durumlara ilişkin  herhangi bir hüküm bulunmaması durumunda

İfa  İmkânsızlığı Bakımından

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun   Kiraya Vereninin Teslim Borcu başlıklı   301.maddesi gereği ‘’ Kiraya veren kiralananı kararlaştırılan tarihte sözleşmede amaçlanan kullanıma elverişli bir durumda teslim etmek ve sözleşme süresince bu durumda bulundurmakla yükümlüdür. Bu yüküm konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracı aleyhine değiştirilemez. Diğer kira sözleşmelerinde ise kiracı aleyhine genel işlem koşulları yoluyla bu hükme aykırı düzenleme yapılamaz.’’ hükmüne havidir.

Genelge nedeniyle işyerlerinin kapatılması nedeniyle  kiraya veren TBK m.301(Teslim Borcu) gereği  “kiralananı sözleşmede belirlenen süre boyunca amaçlanan kullanıma elverişli bulundurma” yükümlülüğünü yerine getirememekte ve  kiraya veren kiralananı kullanıma elverişli bulundurma yükümlülüğünü salgın süresince  yerine getiremez duruma düşmektedir.

Faaliyet kısıtlamasının geçici bir süre için getirildiği göz önünde tutulduğunda  imkânsızlığın da geçici olduğu  ifade edilmektedir.

Bu noktada İfanın İmkansız olup olmadığı noktası önem kazanmaktadır. İfa imkansızlığında kiraya verenin bir kusurundan bahsedilemeyeceğinden imkânsızlık TBK m. 136 gereği  kusursuz ifa imkânsızlığı olacaktır.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun İFA İMKANSIZLIĞI başlıklı   TBK m.136 hükmüne göre; “Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle imkânsızlaşırsa, borç sona erer.’’ hükmüne havidir.

Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde imkânsızlık sebebiyle borçtan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermekle yükümlü olup, henüz kendisine ifa edilmemiş olan edimi isteme hakkını  kaybeder. Kanun veya sözleşme ile borcun ifasından önce doğan hasarın alacaklıya yükletilmiş olduğu durumlar bu hükmün dışındadır.

Borçlu ifanın imkânsızlaştığını alacaklıya gecikmeksizin bildirmez ve zararın artmaması için gerekli önlemleri almazsa, bundan doğan zararları gidermekle yükümlüdür.”  hükmüne havidir.

Genelge ile kiraya verenin “kiralananın kiracının kullanımına uygun bir şekilde bulundurma yükümlülüğü” imkânsızlaşıp imkansızlaşmadığı  özellikle işyeri kiralarında sözleşmeye ,sektöre , faaliyet alanına göre farklılık arz edecektir.

Dolayısıyla genelgenin kiraya verenin ediminin ifasını imkânsızlaştırıp imkânsızlaştırmadığı,  imkânsızlaştırdığının kabul edildiği durumlarda ise bunun geçici mi yoksa sürekli mi olduğunun tespit edilmesi gerekmektedir.

TBK m.301 gereğince kiralananı sözleşme süresinde kiracının kullanımına elverişli bir şekilde bulundurma yükümlülüğünün, İç İşleri Bakanlığı tarafından faaliyetlerin durdurulmasıyla imkânsız hale geldiğini söyleyebilmek için, söz konusu kiralananda yürütülen faaliyetin genelgelerle yasaklanan bir faaliyet olması gerekmektedir.

AVM’lerin kapatılması hali kiralananın niteliğinden kaynaklanan bir durum söz konusu olduğundan, burada kiraya verenin kiralananın kullanıma hazır halde bulundurma yükümlülüğünün imkânsız hale gelmektedir.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun BORCUN İFA EDİLMEMESİ  başlıklı   TBK m.112. maddesi ‘’ Borç hiç veya gereği gibi ifa edilmezse borçlu kendisine hiçbir kusurun yüklenemeyeceğini ispat etmedikçe alacaklının bundan doğan zararını gidermekle yükümlüdür’’ hükmüne havidir.

Geçici imkânsızlıkta borçlu, geçici bir ifa engeli sebebiyle borcu o an değil ama, daha sonra ifa edebilecek durumdadır.

Mevzuatımızda  borcun geçici bir süreliğine imkânsızlaştığı durumlara ilişkin  açık bir hüküm bulunmamaktadır.Yargıtay’ın bu konudaki görüşü geçici imkânsızlık halinde – tarafların farazi iradelerine de uygunsa – ifa tarihinin ifa imkânsızlığının ortadan kalktığı tarihe kadar ertelenmesi yönündedir.

Sözleşmenin amacının geçici bir ifa engeli sebebiyle sorgulanır hale geldiği ve bu sebeple karşı akitten sözleşmeye uygun davranmaya devam etmesinin dürüstlük kuralı gereğince artık beklenemeyeceği bu hallerde, geçici imkânsızlık sürekli imkânsızlıkla aynı sonuçları doğuracaktır. Geçici imkânsızlık hallerine imkânsızlığa ilişkin hükümlerin uygulanması, ancak geçici imkânsızlığın akitle hedeflenen amacın gerçekleşmesine sekte vurması ve alacaklıdan sözleşme ile bağlı kalmasının beklenemeyeceği hallerde mümkün olacaktır.

Söz konusu ifa engelinin ortadan kalkacağı zamanın öngörülebildiği hallerde geçici, öngörülemediği hallerde ise sürekli imkânsızlığın bulunduğu da söylenebilecektir. Meydana gelen ifa imkânsızlığının eninde sonunda ortadan kalkacağının bilinmesine rağmen, bunun ne zaman meydana geleceğinin tam olarak kestirilemediği durumlarda imkânsızlığın sürekli nitelikte olduğu kabul edilmeli ve olaya imkânsızlık hükümleri uygulanması gerekmektedir.

Genelge gereği çoğu  işyerleri belirsiz süreli olarak kapatılmıştır.  Dünya üzerinde yaşanan korona virüs kısıtlamalarına bakıldığında, sürecin farklı ülkelerde, farklı seyirler izlediği görülmektedir.

Covid 19 virüsünün  kira sözleşmenin tarafları açısından mücbir sebep teşkil edebilmesi için Corona Virüsü nedeniyle tarafların sözleşmede kendilerine yüklenen borçları / edimleri yerine getiremeyecek duruma gelmeleri ve Corona virüsünün sözleşme taraflarını borçlarını yerine getiremeyecek derecede etkilemesi gerekmektedir.

Mücbir sebep nedeni ile sözleşmenin niteliği ve mevcut duruma göre  taraflar için  sözleşmenin ifası imkansız hale gelmişse  sözleşme uyarınca üstlenmiş oldukları borçları sona erdirmektedir.

Önemli Ayıp Bakımından

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun KİRALANANIN SONRADAN AYIPLI HALE GELMESİNDEN SORUMLULUK  başlıklı 305.maddesi ‘’ Kiralanan sonradan ayıplı duruma gelirse kiracı kiraya verenden ayıpların giderilmesini veya kira bedelinden ayıpla orantılı bir indirim yapılmasını yada zararının giderilmesini isteyebilir. Ancak zararın giderilmesi istemi diğer seçimlik hakların kullanılmasını önlemez.

Önemli ayıp durumunda kiracının sözleşmeyi fesih hakkı saklıdır. ‘’ hükmüne havidir.

Kira Sözleşmesinde faaliyet alanı sektörü belirtilmiş işyerlerinde Genelge gereğince kapatılması öngörülen sektörlere ilişkin işyerlerinin faaliyetlerinin durdurulmasıyla kiralananda hukuki ayıp ortaya çıktığı ve böyle bir durumda kiracının TBK m.305’e dayanarak kira bedelinin indirilmesini talebi söz konusu olabilecektir.

Aşırı İfa Güçlüğü Bakımından

Kiraya verenin borcunun ifasının  imkânsızlaşmadığı  durumlarda , kiracı faaliyet gösterememesine ve kazanç elde edememesine rağmen kira bedelini ödemek zorunda kalacaktır. Dolayısıyla tam anlamda bir imkânsızlığın olmadığı ve kiracının kira bedelini ödemeye devam etmek zorunda kaldığı durumlarda kiracı TBK m.138 nazarında  uyarlama talep edebilecektir.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun AŞIRI İFA GÜÇLÜĞÜ   başlıklı 138.maddesi “Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır.” hükmüne havidir.

Buna göre kiracı yaşanılan dönemin sözleşmenin yapıldığı sırada öngörülemeyecek olağanüstü bir durumdan kaynaklandığını, bunun kendisinden kaynaklanmadığını ve beklenmeyen bu durumun sözleşmenin yapıldığı sırada var olan şartları kendisi aleyhine, kendisinden ifa beklenemeyecek şekilde ağırlaştırdığını ileri sürerek uyarlama talep edebilecektir.

Salgın nedeniyle oluşan bu olağanüstü durumda  İfa İmkansızlığı, Önemli Ayıp, Aşırı İfa Güçlüğü hususları ayrı ayrı değerlendirilerek ve yine kira konusu işyerinin faaliyet konusu ve sözleşmelerin içerikleri ayrı ayrı değerlendirilerek öncelikle  kiracının  iradesini ihtar ile beyan etmesi ,uzlaşma , uzlaşmanın olmaması durumunda  dava yolu ile sürecin yönetilmesi adaletli bir çözüm olarak  görünmektedir.

COVID-19 salgının icra ve iflas hukukuna etkisi

Korona virüs salgın hastalığının yayılması sürecinde alacaklı ve borçluların hak kaybı ve mağduriyet yaşamaması adına Cumhurbaşkanlığı tarafından  belirli bir süreliğine icra ve iflas takip işlemlerinin tamamının durdurulmasına karar verilmiştir.  26/03/2020 tarih ve 31080 mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 7226 sayılı  Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un Geçici 1. maddesinin 1. fıkrasının b bendi uyarınca;

“……. b) 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu ile takip hukukuna ilişkin diğer kanunlarda belirlenen süreler ve bu kapsamda hâkim veya icra ve iflas daireleri tarafından tayin edilen süreler; nafaka alacaklarına ilişkin icra takipleri hariç olmak üzere tüm icra ve iflas takipleri, taraf ve takip işlemleri, yeni icra ve iflas takip taleplerinin alınması, ihtiyati haciz kararlarının icra ve infazına ilişkin işlemler 22/3/2020 (bu tarih dâhil) tarihinden itibaren 30/4/2020 (bu tarih dâhil) tarihine kadar durur. Bu süreler, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden itibaren işlemeye başlar. Durma süresinin başladığı tarih itibarıyla, bitimine on beş gün ve daha az kalmış olan süreler, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden başlamak üzere on beş gün uzamış sayılır. Salgının devam etmesi halinde Cumhurbaşkanı durma süresini altı ayı geçmemek üzere bir kez uzatabilir ve bu döneme ilişkin kapsamı daraltabilir. Bu kararlar Resmî Gazete’de yayımlanır. ” şeklinde karar verilmiştir.

Zira Korona virüs salgınının devam etmesi halinde icra ve iflas takiplerinin durdurulma sürelerinin Cumhurbaşkanı tarafından altı ayı geçmemek üzere bir kez daha uzatılabileceği ya da bu zaman zarfında salgının etkilerinin azalması dahilinde sürenin kısaltılabileceği unutulmamalıdır.

7226 sayılı  Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un Geçici 1. maddesinin 1. fıkrasının b bendi devamında bulunan 3.kısım ise şu şekildedir;

2004 sayılı Kanun ile takip hukukuna ilişkin diğer kanunlar kapsamında;

  1. a) İcra ve iflas daireleri tarafından mal veya haklara ilişkin olarak ilan edilmiş olan satış gününün durma süresi içinde kalması halinde, bu mal veya haklar için durma süresinden sonra yeni bir talep aranmaksızın icra ve iflas dairelerince satış günü verilir. Bu durumda satış ilanı sadece elektronik ortamda yapılır ve ilan için ücret alınmaz,

b)Durma süresi içinde rızaen yapılan ödemeler kabul edilir ve taraflardan biri, diğer tarafın lehine olan işlemlerin yapılmasını talep edebilir,

c)Konkordato mühletinin alacaklı ve borçlu bakımından sonuçları, durma süresi boyunca devam edecektir.

ç) İcra ve iflas hizmetlerinin aksamaması için gerekli olan diğer tedbirler alınır.”.

İİK’nın ilgili 330 uncu maddesi “Salgın hastalık, umumi bir musibet veya harb halinde Cumhurbaşkanı kararıyla memleketin bir kısmında veya bazı iktisadi zümreler lehine muayyen bir müddet için icra takipleri durdurulabilir.” hükmüne haizdir.

“COVID-19 salgın hastalığının ülkemizde yayınlanmasını önlemek amacıyla alınan tedbirler kapsamında; bu kararın yürürlüğe girdiği tarihten 30/4/2020 tarihine kadar, nafaka alacaklarına ilişkin icra takipleri hariç olmak üzere, yurt genelinde yürütülmekte olan tüm icra ve iflas takiplerinin durdurulmasına ve bu çerçevede taraf ve takip işlemlerinin yapılmamasına, yeni icra ve iflas takip taleplerinin alınmamasına ve ihtiyati haciz kararlarının icra ve infaz edilmemesine karar verilmiştir.”

Karar’da özetle nafaka alacaklarına ilişkin icra takipleri hariç olmak üzere, 22/03/2020 tarihinden itibaren 30/04/2020 tarihine kadar;

Karar öncesinde işlemlerine başlanmış ve yürütülmekte olan icra ve iflas takiplerinin tamamının durdurulmasına,

Ödeme emrinin (icra emrinin) düzenlenip tebliğ edilmesi, her türlü haciz işlemleri, paraya çevirme (satış) işlemleri, itirazın kaldırılması ve itirazın iptal edilmesi vs. gibi icra takip işlemleri ile takip, haciz ve satış talebinde bulunulması, ödeme emrine itiraz edilmesi ve şikayet vs. gibi taraf takip işlemlerinin yapılmamasına,

Yeni bir icra veyahut iflas takip taleplerinin işleme konulmayacağına,

İhtiyati haiz kararlarının icra ve infaz edilmemesine, karar verilmiştir.

Bu süreç zarfında bu işlemlerin hepsinin fiili ya da elektronik ortamda yapılması kesinlikle mümkün değildir. Bu durma süresinde yasağa rağmen işlem yapılması durumunda kamu düzenine aykırılık mevcut olacağından bu işlemler süresiz şikayet yoluyla her zaman iptal edilebilir.

Sürelerin Durmasının Haciz İhbarnamelerine ve Müzekkerelere Etkisi :

İcra ve iflas takipleri tamamıyla durdurulduğu için, her ne kadar herhangi bir taraf ve takip işlemi yapılamayacak, takiple ilgili 3. kişilerin işlemlerinden sayılan haciz ihbarnameleri/müzekkere işlemleri yerine getirilemeyecek olsa da karar tarihinden önce tebliğ edilmiş ya da kabul edilerek kesinleşmiş ve  ödeme yapılmış olan haciz ihbarnameleri/müzekkereler açısından, 22/03/2020 tarihinden sonra da ödemelere devam edilmelidir. Düzenli bir şekilde icra veznesine yatırılan maaş kesintisi veyahut başka ödemelerin bu şekilde bir sekteye uğratılması durumunda süreler işlemeye başladığı takdirde geriye dönük olarak alacaklının bu borcu nasıl tahsil edeceği ve borçlunun borcunun da katlanarak artmaya devam etmesi gibi her iki tarafında aleyhine sorunlar ortaya çıkmaktadır. İşbu nedenlerle karar tarihinden önce işleme konulan ve düzenli olarak kesinti yapılan maaş hacizlerinin ya da haciz ihbarnamelerine ilişkin işlemlerin hem alacaklı hem de borçlu açısından lehine hüküm teşkil etmesi adına devam etmesi gerekmektedir.

İcra Veznesine Yatırılmış Olan Para

Kararlarda Borçlu tarafından ilgili icra dosyasındaki borcunu kapatmak için yatırılan paranın alacaklıya ödenip ödenmeyeceğine ilişkin bir düzenleme mevcut değildir. Zira nafaka alacaklarına ilişkin icra takipleri hariç olmak üzere her türlü taraf ve takip işlemlerinin yapılması durdurulmuş olsa da icra veznesindeki paranın alacaklıya ödenmemesinin her iki taraf için de bir faydası bulunmamaktadır. Bu paranın verilmemesi durumunda alacaklının zor duruma düşmesinin yanında borçlunun da şayet taşınır/taşınmazında haciz, maaşından da kesinti yapılıyor ise bu durumun bunlar olmasa bile açık bir icra dosyasının olması bile hayatını zorlaştıracaktır. Bu sebeple icra veznesindeki paranın hem borçlu için hem de alacaklı için yararlı olması açısından icra müdürlükleri tarafından alacaklıya ödenmesi zorunluluğu mevcuttur. 

Konkordato Takiplerinin Devam Edip Etmeyeceği

İİK’nın 330. maddesi uyarınca Cumhurbaşkanı tarafından verilen İcra ve İflas Takiplerinin Durdurulması Hakkındaki Karar’da konkordatoya ilişkin özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu süreçte konkordato işlemlerinden sayılan alacaklılar toplantısının yapılması, konkordato projesinin oylanması vs. gibi hallerin alınan tedbirler kapsamında gerçekleştirilemeyeceği açık olduğu için bu sürelerinde evleviyetle işlememesi gerekmektedir. Böylelikle 22/03/2020 tarihinden itibaren 30/04/2020 tarihine kadar konkordato takibine ilişkin süreler duracak olup belirtilen tarihten sonra kaldığı yerden devam edecektir. Önemle belirtmek gerekir ki alacaklı ve borçlu açısından konkordato mühletinin sonuçları aynı kalacaktır. Dolayısıyla konkordato mühleti de sürelerin işlememesine bağlı olarak kendiliğinden uzayacaktır.

İflas Takipleri:

Cumhurbaşkanlığı Kararlarında hem icra hem de iflas takiplerinin durdurulmasına karar verilmiştir. Bu nedenle takipli iflas yolu ile takipte bulunulamaz. Fakat takipsiz (Doğrudan Doğruya) iflas yoluyla diğer bir deyişle mahkemeye başvurarak iflas takibinde bulunulmasında herhangi bir sakınca yoktur.

Başlatılmış ve işlemleri devam eden iflas takiplerinde de sürelerin duracağını belirtmek yanlış bir ifade olmayacaktır. İcra ve iflas takiplerinin durdurulmasındaki amaç tarafları hukuki yönden korumak olduğu için cüzi cebri icra sayılan taraf ve takip işlemleri yapılamayacağından külli cebri icra olan iflas takiplerinin de yapılamaması gerektiğini ifade etmek hukuken uygun olacaktır.

Corona Virüs (Covid 19) olarak bilinen Solunum Yolu Bulaşıcı Hastalığı’nın, Dünya Sağlık Örgütü tarafından “pandemik” ilan edilmesi akabinde, işverenler nezdinde işçilerin çalışma şekli, çalışma düzeni, izin kullandırılıp-kullandırılmayacağı ve ne şekilde kullandırılacağı hakkında yanıtlanması gereken çok sayıda İş Hukuku anlamında soru bulunmakta olup, aşağıda işverenlerin bu dönemde karşılaşabilecekleri mevcut veya olası sorunlara yönelik olarak alınması gereken önlem ve yükümlülükler ile çalışmasını durdurmak isteyen veya çalışma süresini azaltmak isteyen işverenler için hukuken yapabilecek hususların esaslarına değinilecektir.

Ayrıca önemle belirtmek isteriz ki, söz konusu süreç uygulama sırasında netlik kazanacaktır.

İşverenler Tarafından Üretimin Durması veya Salgının Önlenmesi vb. Sebeplerin Varlığı Halinde İşyerinin Kapatılması:

Söz konusu Covid-19 salgını sebebiyle, özellikle yurtdışı ile ithalat-ihracat yapan işyerlerinde siparişlerin azalması veya iptal edilmesi, satışların durması, hammadde tedarikinin sağlanamaması veya salgının yayılmasının önlenmesi amacıyla işyerini geçici bir süreliğine kapatma seçeneğini değerlendirmek isteyen işverenler bulunmaktadır.

Bu doğrultuda izlenecek yol hususunda özellikle üretim sektöründe faaliyet gösteren ve mavi yaka işçilere sahip işverenler açısından üretimin durdurulması veyahut işyerinin kapatılması halinde uygulanabilecek alternatif seçenekler aşağıdaki gibi olup, beyaz yaka personeller açısından uzaktan çalışma seçeneği ayrıca değerlendirilecektir.

  1. Yıllık İzin Hak Eden İşçilere Zorunlu Olarak Yıllık İzin, İdari İzin veya Toplu İzin Kullandırılabilir:

Yıllık iznin kullanım süresini belirlemek işverenin inisiyatifinde olduğundan bahisle İşveren 1 yılı aşkın süredir çalışmakta olan işçilerini, salgın hastalık sebebiyle yıllık izine gönderebilir. Nitekim bu husus; Yargıtay 9. Hukuk dairesinin 28/01/2016 tarih 2014/27000 E. 2016/2328 K. Sayılı kararında “…Yıllık ücretli izin yönetmeliğinde de belirtildiği üzere yıllık izin kullanılacağı zamanı belirlemek işverenin yönetim hakkı kapsamında kalmaktadır. İşverenin bu hakkının iyi niyet kuralları çerçevesinde kullanılması gerektiği açıktır. Bir başka anlatımla, işçinin anayasal temeli olan dinlenme hakkının, işyerinin gereklerine uygun biçimde ve mümkün olduğunca işçinin talebi çerçevesinde kullandırılması gerekir…” şeklinde açıklanmıştır.

Ancak yıllık izinlerin birçok çalışan tarafından bu dönemde yoğun olarak kullandırılmasının çalışma barışı açısından problem yaratabileceği hususunun göz ardı edilmemesi gerektiği gibi, işçilere yıllık izinlerin kullandırılması halinde maaşlarının tam olarak ödeneceği ve SGK primlerinin de tam olarak yatırılacağı hususu dikkate alınmalıdır.

Yıllık izne hak kazanmamış personeller için ise, bir sonraki yıla ait izinleri işveren tarafından “avans izin” olarak kullandırılabilir. Bu kapsamda kullandırılacak yıllık izinde de yine form doldurulmalı ve işverenlikçe bu izinlerin “avans” olarak kullandırıldığı belgelenebilir olmalıdır.

Aynı şekilde İşveren’in idari izin kullandırması da inisiyatifine bağlı olup, kullandırılan idari izin, yıllık izinden mahsup edilemeyeceği gibi ücret ve SGK prim ödemesi de yapılması gerekir.

Toplu izin hususu ise, Yıllık Ücretli İzin Yönetmeliği’nin 10.maddesinde, “işveren veya işveren vekili Nisan ayı başı ile Ekim ayı sonu arasındaki süre içinde, işçilerin tümünü veya bir kısmını kapsayan toplu izin uygulayabilir.” şeklinde düzenlenmiştir.

Bu kapsamda toplu izin dönemi, henüz yıllık ücretli izin hakkını kazanmayan işçileri de kapsayacak şekilde belirlenebileceği gibi, toplu izin kullandırılması durumunda, kullandırılan bu izinlerin çalışanların yıllık ücretli izinlerinden ve izin hak etmeyenlerin ise bir sonraki yılık izin hakkından mahsup edilmesi uygun olacaktır.

Ayrıca toplu izin kullanma tarihleri ilgili Yönetmelikte “Nisan başı-Ekim sonu” arasındaki dönem olarak hususi olarak belirtildiğinden, bu tarihler harici toplu izin kullandırılamayacağı kanaatindeyiz.

  1. İşveren, İşçilerine “Ücretsiz İzin” Kullanmasını Teklif Edebilir:

Salgın Hastalık sebebiyle İşveren, işçilerine belirli bir süre için ücretsiz izin kullanmalarını teklif edebilir. Ancak ücretsiz izin teklifi, işveren tarafından tek taraflı olarak gerçekleştirilebilecek bir husus olmayıp, tarafların karşılıklı mutabakatına bağlı olduğundan tek taraflı uygulama olanağı bulunmamaktadır.

Bu kapsamda İşveren tarafından ücretsiz izin kullandırma talebi, İş Kanunu md.22 doğrultusunda yazılı olarak işçiye bildirilmeli, işçinin de bu teklifi 6 gün içinde yazılı olarak kabul etmesi gerekir. Aksi takdirde işçi tarafından kabul edilmeyen bu teklifin herhangi bir geçerliliği olmayacaktır. Ancak bu teklifin işçi tarafından kabul edilmesi halinde ise, ücretsiz izin süresince maaş ödemesi yapılmayacak, SGK primleri ödenmeyecektir.

Ancak önemle belirtilmesinde fayda vardır ki; ücretsiz izin uygulaması çok istisnai ve ancak Kanunda belirlenen hallerde kullanılacak bir düzenleme olduğundan ve bu süreçte işçinin sigorta priminin de ödenmemesi söz konusu olduğundan bahisle ücretsiz izin uygulamasını işçiden gelecek talep doğrultusunda değerlendirmek daha uygun olacaktır.

Zira Yerleşik Yargıtay uygulaması uyarınca işveren tarafından işçinin rızası alınmaksızın ücretsiz izne çıkarılması iş akdinin işveren tarafından feshi olarak kabul edilmekte olup, işçiye kıdem ve ihbar tazminatı ödenmesi gereken fesih hallerindendir. Bu nedenle, işçiden açıkça ve yazılı olarak ücretsiz izin talebi gelmediği takdirde, işçileri ücretsiz izne göndermek hukuken uygun bir yöntem olmayıp, işveren tarafından bu yönteme başvurulması halinde, iş güvencesi olan işyerlerinde işe iade dahil olmak üzere, kıdem ve ihbar tazminatının talep edilmesi gündeme gelecektir.

iii. İşveren “Kısa Çalışma Ve Kısa Çalışma Ödeneği” nden Yararlanabilir:

Çin veya salgın hastalıktan etkilenen diğer ülkelerle ithalat-ihracat faaliyetleri yoğun olan İşverenler, mevcut durumdan dolayı ekonomik olarak dar boğaza düşeceğinden bahisle Kısa Çalışma ve Kısa Çalışma Ödeneği Yönetmeliği’nden faydalanabilir.

İlgili Yönetmelik hükümleri ile amaçlanan genel ekonomik, sektörel, bölgesel kriz veya zorlayıcı sebeplerle işyerindeki haftalık çalışma sürelerinin geçici olarak en az üçte bir oranında azaltılması veya süreklilik koşulu aranmaksızın işyerinde faaliyetin tamamen veya kısmen en az dört hafta süreyle durdurulması hallerinde, işyerinde üç ayı aşmamak üzere (Cumhurbaşkanı kararı ile 6 aya kadar uzatılabilir.) sigortalılara çalışamadıkları dönem için gelir desteği sağlamak ve işverenin çalışanlarının bu durumdan mağdur olmaması amacıyla İşsizlik Sigortası Fonundan kısa çalışma ödeneği ödenmesidir.

Bu kapsamda İşveren, Kısa Çalışma ve Kısa Çalışma Ödeneği’nden aşağıdaki şekilde yararlanılabilir;

  • İşveren, salgın hastalık sebebiyle etkilenmiş olduğu genel ekonomik, sektörel veya bölgesel kriz ile zorlayıcı sebepleri açıklayarak bağlı bulunduğu Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü(İŞKUR) şubesine kısa çalışma yapılması için başvuruda bulunur. Söz konusu başvuruda işyerinin unvanını, adresini, işyeri İŞKUR numarasını ve sosyal güvenlik işyeri sicil numarasını belirtmek ve kısa çalışma yaptırılacak işçilere ilişkin bilgileri içeren listeyi Kurum birimine teslim etmek zorundadır.
  • İşverenin kısa çalışma talebi, öncelikle Kurum birimi tarafından sebep ve şekil yönünden değerlendirilir. Genel ekonomik, sektörel veya bölgesel kriz ile dışsal etkilerden kaynaklanan dönemsel durumlardan ileri gelen zorlayıcı sebeplerin varlığı yönünde kuvvetli emarenin bulunması halinde, Yönetim Kurulunca karara bağlanır.
  • Uygunluk tespiti sonuçları Kurum birimince işverene bildirilir. İşveren bu durumu, işyerinde işçilerin görebileceği bir yerde ilan eder veya ilan yoluyla işçilere duyuru yapılamadığı durumlarda, kısa çalışmaya tabi işçilere yazılı bildirim yapılır. Kısa çalışma başvurusu ve uygunluk tespitine ilişkin diğer işlemlerin ne şekilde yapılacağı hususu Kurum ve/veya Bakanlık tarafından belirlenir.
  • İşveren Kısa Çalışma Ödeneği başvurusunu şubesi bulunmakta ise, her bir şubesi için ayrı ayrı ve şubesinin bağlı bulunduğu İŞKUR üzerinden yapacaktır.
  • Kısa çalışma talebinin Sosyal Güvenlik Kurumu ilgili birimince kabul edilmesi halinde, günlük kısa çalışma ödeneğinin miktarı, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununun 39 uncu maddesine göre işçiler için uygulanan aylık asgari ücretin brüt tutarının %150’sini geçmemek üzere, sigortalının son on iki aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazancının %60 şeklinde olacaktır.
  • Kısa Çalışma Ödeneğine ilişkin olarak İŞKUR tarafından yapılacak ödemeler, işverenin bölüm veya işyeri kapama yolunu tercih etmeleri durumunda İŞKUR tarafından aylık brüt asgari ücretin %150’sini geçemeyeceği şekilde karşılanacak olup, İşveren tarafından bu durumda herhangi bir maaş yada SGK prim ödemesi yapılmayacaktır.

Ancak İşveren tarafından haftalık çalışma süresinin en az üçte bir oranında azaltma yoluna gidilmesi halinde ise, işçilerin çalıştırıldığı sürenin maaş ve SGK prim ödemesi işveren tarafından yapılacak, geriye kalan çalışılmayan günlerin ödemesi ise yine İŞKUR tarafından sağlanacaktır.

  • İşçilerin bu ödenekten yararlanmaları için ise, işçinin kısa çalışmanın başladığı tarihte, 4447 sayılı Kanunun 50 nci maddesine göre çalışma süreleri ve işsizlik sigortası primi ödeme gün sayısı bakımından işsizlik ödeneğine hak kazanmış olması gerekmektedir.
  1. İşveren Telafi Çalışması Yoluna Gidebilir:

İşveren tarafından ücretsiz ve ücretli izin alternatifleri ile sonuç alınamaması halinde zorunlu nedenlerle (salgın hastalık) işi durdurmak zorunda kalınırsa veya işyerinde normal çalışma sürelerinin önemli ölçüde altında çalışılması kararı verilir ise “telafi çalışması” yoluna gidilebilir. Söz konusu bu husus, İş Kanunu’nun 64.maddesinde; “zorunlu nedenlerle işin durması, ulusal bayram ve genel tatillerden önce veya sonra işyerinin tatil edilmesi veya benzer nedenlerle işyerinde normal çalışma sürelerinin önemli ölçüde altında çalışılması veya tamamen tatil edilmesi ya da işçinin talebi ile kendisine izin verilmesi hallerinde” şeklinde düzenlenmiştir.

Bu kapsamda işyerinde belirlenecek ve İşveren tarafından duyurulacak tarihler arasında işin durdurulduğunu, hangi tarihte işe başlanacağını, hangi tarihler arasında ve kaçar saat telafi çalışması yaptırılacağının çalışanlara ilan edilmesi, takip eden süreçte bir problem ile karşılaşmamak adına yazılı onay alınması uygun olacaktır.

Çalışılmayan süre içerisinde çalışanlara maaşlarının ödenmesine ve SGK primlerinin yatırılmasına devam edilmesi gerekmekte olup, daha sonradan günlük toplam çalışma 11 saati aşmayacak şekilde yaptırılacak telafi çalışması için ise ilave ücret ödenmesi gerekmemektedir. Telafi çalışması yaptırabilecek süre şu an için Hükümet kararı ile 2 aydan 4 aya çıkarılmıştır.

  1. İşveren İş Kanunu Kapsamında “Zorlayıcı Sebep” Bulunması Halinde Yarım Ücret Ödemesi Yapabilir:

4857 sayılı İş Kanunu’nun 40. Maddesi uyarınca İş Kanunu’nun 24 ve 25inci maddelerinin 3. bendinde düzenlenen zorlayıcı sebepler dolayısıyla çalışamayan veya çalıştırılmayan işçiye bu bekleme süresi içinde bir haftaya kadar her gün için yarım ücret ödenir. Yarım ücret ödemesi uygulamasının yapılabilmesi için işçiyi işyerinde bir haftadan fazla süre ile çalışmaktan alıkoyan zorlayıcı bir sebep meydana gelmelidir.

Mevcut durumda her ne kadar Covid-19 salgını sebebiyle örneğin, işyerinde hammadde tedariki yapılamaması veyahut salgın hastalık sebebiyle işçilerin işyerine gelememesi zorlayıcı sebep olarak değerlendirilebilecek ise de, bahse konu durumun hukuki mahiyeti net değildir. Bu kapsamda İş Kanunu md.25/3’de belirtilen şekilde değerlendirerek yapılacak yarım günlük ücret ödemesinin, salgın hastalık sonrası işçi tarafından yargıya taşınması halinde, geriye kalan ücretini talep edip-edemeyeceği hususu muğlaklığını korumakta olup, ciddi risk içerdiği kanaatindeyiz.

Ayrıca zorlayıcı halin bir diğer riski de, İş Kanunu md.24/3’de düzenlenen “işçinin çalıştığı işyerinde bir haftadan fazla süre ile işin durmasını gerektirecek zorlayıcı sebepler ortaya çıktığından bahisle işçinin iş akdini haklı sebeple feshedebileceği” hususudur. Zira bu maddeye dayalı olarak işçi tarafından iş akdinin feshedilmesi halinde işveren tarafından işçiye kıdem tazminatı, bakiye yıllık izin, fazla mesai vb. ücretler de dahil olmak üzere ödeme yapılması gerekecektir.

  1. İşveren, “Beyaz Yakalı” Personeline Uzaktan Çalışma Yaptırabilir:

İşverenler nezdinde özellikle “beyaz yaka” olarak tabir edilen işçilerden iş sözleşmesine ve yapılan işin niteliğine göre “uzaktan çalışma” talep edilebilir.

Bu kapsamda uzaktan çalışma prosedürünün hukuki dayanağı İş Kanunun 14. Maddesinde belirtilen “İşçinin, işveren tarafından oluşturulan iş organizasyonu kapsamında iş görme edimini evinde ya da teknolojik iletişim araçları ile işyeri dışında yerine getirmesi esasına dayalı ve yazılı olarak kurulan iş ilişkisi” dayanmaktadır.

Ancak özellikle belirtilmesinde yarar vardır ki, uzaktan çalışma talebi İşveren tarafından işçiye yazılı olarak yapılmalı (iş sözleşmesinde böyle bir madde bulunmaması halinde ek protokol yada e-mail vb. gibi yollarla) ve işçinin konu ile ilgili muvafakati alınmalıdır. Yazılı olarak yapılacak uzaktan çalışma talebinde, işin tanımı, nasıl yapılacağı, ne zaman başlayıp ne kadar süre devam edeceği, işin ifa edileceği yer, ücret ve ücretin ödenmesine ilişkin hususlar, işveren tarafından sağlanan ekipmanın neler olacağı ve bunların korunmasına ilişkin yükümlülükler, işverenin işçiyle iletişim kurması ile genel ve özel çalışma şartlarına ilişkin hükümler yer almalıdır.

İşçinin, uzaktan çalışma ile ilgili olarak muvafakatinin bulunmaması halinde ise somut olayın şartlarına göre yıllık izin, idari izin veya ücretsiz izin gibi hususlar değerlendirilmesi daha uygun olacaktır.

Sonuç:

İşveren, salgın süresi boyunca işçisinden muvafakat almaksızın zorunlu yıllık izin, idari izin veya toplu izin kullandırabilir. Ancak bu süreler boyunca hem maaş ödemesi hem SGK prim ödemesini eksiksiz olarak yapmalıdır.

İşveren ücretsiz izin hususunu sadece işçinin muvafakatini alarak uygulamaya sokabilir. Ücretsiz izin hususunda tarafların mutabık kalması halinde, İşveren ücretsiz izin süresince maaş ödemesi ve SGK prim ödemesi yapmayacaktır.

İşveren, şartlarını sağlaması halinde Kısa Çalışma ve Kısa Çalışma Ödeneği’ nden de üç ayı geçmemek üzere faydalanabilir.

İşveren, ücretli ve ücretsiz izin hususunda işçisi ile mutabık kalamaz ise, telafi çalışması yoluna gidebilir. Telafı çalışmasını salgın hastalığın bitmesini müteakip 4 ay içerisinde yapması gerekmektedir.

İşveren, mevcut durumun “zorlayıcı sebep” kapsamında bulunması halinde yarım ücret ödemesine de geçebilir. Ancak uygulamada söz konusu durumun zorlayıcı sebep hallerinden olup-olmadığı hususu muğlaklığını korumakla, bu yola başvurmak risk teşkil etmektedir.

Son olarak İşveren, beyaz yakalı personeline uzaktan çalışma önerebilir. Ancak bunun da yazılı olarak yapılması ve işçinin muvafakatinin alınması şarttır.

Koronavirüs (COVİD-19) Salgınının Anonim ve Limited Şirket Genel Kurul Toplantılarına Etkisi

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na göre; anonim ve limited şirketlerde, olağan genel kurul toplantılarının her faaliyet dönemi sonundan itibaren üç ay içinde yapılması gerekmektedir (TTK m.409 ve m.617). Şirketler, faaliyet dönemi olarak genellikle takvim yılını (1 Ocak – 31 Aralık) tercih etmektedir. Bu nedenle anonim ve limited şirketlerde olağan genel kurul toplantılarının genel itibariyle Mart ayı sonuna kadar yapılması gerektiği gerçeği ortaya çıkmaktadır. Koronavirüs (Covid-19) salgını ile birlikte bazı kişiler açısından sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi, toplu aktivite ve organizasyonların yapılmasının yasaklanması, ayrıca toplu şekilde bir arada bulunulmaması ve sokağa çıkılmaması yönünde tavsiyelerin bulunması nedeniyle şirket genel kurul toplantılarının yoğunlukla gerçekleştirildiği bu dönemde şirketlerin genel kurul toplantılarının yapılması bakımından bazı soru işaretleri ortaya çıkmaktadır.

Bu çerçevede aşağıdaki soruların irdelenip cevaplanması gerekmektedir.

Türk Ticaret Kanunu’na göre anonim ve limited şirketlerde olağan genel kurul toplantısının Mart ayı sonuna kadar yapılmamasının sonucu

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) m. 409/1 ile m. 617/1 göre, olağan genel kurul toplantılarının “her faaliyet dönemi sonundan itibaren üç ay içinde” yapılması gerekmektedir. Aynı düzenleme 28.11.2012 tarih ve 28481 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Anonim Şirketlerin Genel Kurul Toplantılarının Usul ve Esasları ile Bu Toplantılarda Bulunacak Gümrük ve Ticaret Bakanlığı Temsilcileri Hakkında Yönetmeliğin (Yönetmelik) 7. maddesinde de yer almaktadır. Anılan hükme göre, “Olağan genel kurul toplantısı, her hesap dönemi sonundan itibaren üç ay içinde yapılır. Buna göre hesap dönemi takvim yılı olan şirketlerde toplantılar yılın ilk üç ayı içinde, özel hesap dönemi olan şirketlerde ise, hesap döneminin bittiği günü izleyen ilk üç ay içinde yapılır”. Sermaye Piyasası Kanunu’nda (SPK) ise bu husus ile ilgili özel bir düzenleme yoktur. SPK’ya tabi halka açık anonim şirketlerin genel kurul toplantıları da aynı şekilde TTK’daki kurala tabidir.

Anonim ve limited şirketlerin olağan genel kurul toplantılarının faaliyet döneminin sona ermesinden itibaren üç ay içinde yapılması gerektiğini belirten TTK m. 409 ile m. 617 hükümleri emredici nitelikte olmayıp, düzen hükmü olarak öngörülmüştür. Bu yüzden faaliyet döneminin sona ermesinden itibaren üç ay içinde yapılmayan olağan genel kurul toplantıları yönünden TTK’da doğrudan herhangi bir hukuki yaptırım yoktur. Ancak zamanında yapılmayan olağan genel kurul toplantısı nedeniyle (toplantının zamanında yapılmaması nedeniyle şirketin bir zararının olması halinde) genel kurulu toplantıya çağırmakla görevli organ olan yönetim kurulunun (veya limited şirketlerde müdürler kurulunun) sorumluluğu ortaya çıkabilecektir.

Bununla birlikte, Anonim ve Limited şirketlerin, Mart ayından sonraki bir tarihte genel kurul toplantısı yapması, genel kurul toplantısında alınan kararların sıhhatine/geçerli olmasına bir engel oluşturmayacaktır.

Olağan genel kurul toplantısının faaliyet döneminin sona ermesinden itibaren üç ay içinde yapılması gerektiğini belirten TTK hükümleri emredici nitelikte olmayıp düzen hükmü niteliğindedir. Bu yüzden TTK hükümlerine göre; Anonim ve Limited şirketlerde olağan genel kurul toplantısının Mart ayı sonuna kadar yapılmamasının doğrudan herhangi bir hukuki yaptırımı yoktur. Ancak zamanında yapılmayan olağan genel kurul toplantısı nedeniyle (toplantının zamanında yapılmaması nedeniyle şirketin bir zararının olması halinde) genel kurulu toplantıya çağırmakla görevli organ olan yönetim/müdürler kurulunun sorumluluğu ortaya çıkabilecektir. 

Covid-19 sebebiyle  şirketlerin 2020 yılı içerisinde yapılacak 2019 yılı olağan genel kurul toplantıları Mart ayı sonuna kadar yapılabilir mi?

Anonim ve limited şirketlerin genel kurul toplantılarına ilişkin, T.C. Ticaret Bakanlığı İç Ticaret Genel Müdürlüğü tarafından 20.03.2020 tarihinde bir açıklama yapılmıştır. Bu açıklamaya göre;

Yönetim kurulu tarafından daha önce toplantıya çağrılan anonim ve limited şirketlerin olağan genel kurullarının, yine yönetim kurulu tarafından alınacak bir kararla iptal edilebileceği,

Elektronik genel kurul sistemini kullanan ve genel kurul toplantısı gerçekleştirmek isteyen şirketlerde salgının önlenmesi amacıyla asgari düzeyde pay sahibinin katılımı ile fiziki ortamda toplantı gerçekleştirilmesini teminen, pay sahiplerinin genel kurul toplantılarına fiziki ortamda katılımda bulunmaksızın elektronik ortamda katılım sağlayabilecekleri,

Esas sözleşmelerinde kurul toplantılarının elektronik ortamda gerçekleştirilmesine imkan tanıyan hüküm bulunmayan şirketlerin, bu dönemde gerçekleştirmeyi planladıkları toplantıları “Elektronik Genel Kurul Toplantı Sistemi” üzerinden gerçekleştirebilecekleri, ifade edilmiştir.

Bu açıklamaya göre; anonim ve limited şirketler, daha önce çağrısı yapılmış olağan veya olağanüstü genel kurul toplantılarını, yönetim/müdürler kurulu kararı ile iptal edebileceği gibi, genel kurul toplantılarını elektronik ortamda “Elektronik Genel Kurul Toplantı Sistemi” üzerinden de gerçekleştirebileceklerdir.

20.03.2020 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 2020/3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesine istinaden ulusal ve uluslararası düzeyde açık veya kapalı alanlarda düzenlenecek her türlü bilimsel, kültürel, sanatsal ve benzeri toplantı veya aktiviteler 30.04.2020 tarihine kadar ertelendiği için, genelge uyarınca, herhangi bir toplantının yapılması mümkün olmayacak gibi bir değerlendirme ortaya çıkabilecektir. Ancak böyle bir genelgeye dayanarak anonim ve limited şirketlerde genel kurul toplantılarının kesin olarak yapılamayacağını söylemek hukuken mümkün olmayacaktır. Bu yüzden genel kurul yapmak isteyen anonim ve limited şirketler bu süre içerisinde genel kurullarını yapabilecektir. Fakat burada şu hususu da gözden kaçırmamak gerekmektedir. Yönetim kurulu (veya limited şirketlerde müdürler kurulu) usulüne uygun olarak genel kurulu toplantıya çağırır, ancak bazı pay sahipleri (sokağa çıkma yasağının veya benzer tedbirlerin kapsamına girdikleri için) genel kurula katılamayarak temsil edilemezlerse, pay sahiplerinin TTK m.446/1-b hükmüne göre iptal davası açabilecekleri göz önünde bulundurulmalıdır. Ancak burada da genel kurul kararlarının iptal edilebilmesi için genel kurula katılamayan pay sahibinin, TTK m.446/1-b’de ki aykırılıkların genel kurul kararının alınmasında etkili olduğunu ispatlaması gerekecektir. Ayrıca, şirket, pay sahibi tarafından ileri sürülen iptal sebeplerinin alınan kararları etkilemediğini kanıtladığı takdirde, kanuna, esas sözleşmeye veya dürüstlük kuralına aykırı olmayan bir kararın iptal edilmesine engel olabilecektir[1].

Bu çerçevede değerlendirildiğinde; Koronavirüs (Covid-19) salgını kapsamında alınan tedbirler nedeniyle (sokağa çıkma yasağı veya benzer tedbirler kapsamına girdikleri için) genel kurul toplantısına bizzat katılamayacak pay sahipleri, vekalet yoluyla kendilerini genel kurul toplantısında temsil ettirebilecek ve vekaleten genel kurul toplantısına katılabileceklerdir. Bu noktada adi yazılı vekalet verilmesi için sokağa çıkılmasına gerek olmadığı gibi noter vekaleti vermek isteyenler açısından da uygulamada noterler kişilerin adreslerine gelerek vekalet düzenlemektedirler.

Öte yandan İç Ticaret Genel Müdürlüğü elektronik ortamda genel kurul yapılabileceğini belirtmiş ve elektronik ortamda yapılan genel kurul toplantılarında, ayrıca fiziken de bir toplantının yapılması gerektiğinden, Genelge uyarınca bu toplantı yasaklanmış olsa bile yukarıda belirtilen sebepler muvacehesinde genel kurulun yapılabileceği çok açıktır. Ayrıca İç Ticaret Genel Müdürlüğünün, yazısında, elektronik genel kurullarda fiziki toplantının asgari düzeyde tutulmasının sağlanması şartı getirilmesini öngörerek belirtmiş olduğumuz hususları da göz önüne aldığını belirtmek yanlış olmayacaktır. Zira genel kurul toplantısına fiziken katılmak isteyen bir pay sahibi toplantıya istediği şekilde katılabilecek, ancak katılmazsa/katılamazsa TTK m. 446/1-b hükmüne göre iptal davası açabilecektir. Ancak burada da genel kurul kararlarının iptal edilebilmesi için pay sahibinin, TTK m. 446/1-b’de sayılan aykırılıkların kararın alınmasında etkili olduğunu ispat etmesi gerekecektir.

Koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle Anonim ve Limited Şirketlerin 2020 yılı içerisinde yapacakları 2019 yılı olağan genel kurul toplantıları, 31 Mart’a kadar yapılabilir. Yönetim kurulu (veya limited şirketlerde müdürler kurulu) usulüne uygun olarak genel kurulu toplantıya çağırır, ancak bazı pay sahipleri (sokağa çıkma yasağının veya benzer tedbirlerin kapsamına girdikleri için) genel kurula katılamayarak temsil edilemezlerse, pay sahiplerinin TTK m. 446/1-b hükmüne göre iptal davası açabilecekleri göz önünde bulundurulmalıdır. Bu durumda genel kurulda alınan (kanuna, esas sözleşmeye veya dürüstlük kuralına uygun) kararların iptal edilebilmesi için pay sahibinin TTK m. 446/1-b’de sayılan aykırılıkların kararın alınmasında etkili olduğunu ispat etmesi gerekmektedir.

Anonim ve Limited Şirketlerde Fiilen/Fiziki Olarak Toplantı Yapılmaksızın Elden İmza Dolaştırma Suretiyle Genel Kurul Kararları Alınabilir mi?

TTK m.617/4’e göre; limited şirketlerde fiilen toplantı yapılmaksızın diğer bir ifade ile fiziki olarak toplantı yapılmadan sirkülasyon/elden imza dolaştırma suretiyle genel kurul kararlarının alınması mümkündür. TTK m. 617/4’de, “herhangi bir ortak sözlü görüşme isteminde bulunmadıkça, genel kurul kararları, ortaklardan birinin gündem maddesi ile ilgili önerisine diğer ortakların yazılı onayları alınmak suretiyle de verilebilir. Aynı önerinin tüm ortakların onayına sunulması kararın geçerliliği için şarttır.” hükmüne yer verilerek, toplantı yapılmaksızın elden imza dolaştırma suretiyle genel kurul kararlarının alınabileceği açıkça düzenlenmiştir.

Buna karşılık, TTK’da anonim şirket genel kurul kararlarının toplantı yapılmaksızın elde imza dolaştırma suretiyle alınmasına ilişkin herhangi bir düzenleme yer almamaktadır. Ancak anonim şirketlerde fiziki olarak toplantı yapılmadan fiziki toplantı yapılmış gibi elden imza dolaştırma suretiyle bir karar alınır ve hiçbir ortak buna itiraz etmez ve dava açmazsa sonuçları itibariyle geçerli bir genel kurul toplantısı kararı alınmış olacaktır. Öte yandan anonim şirketlerde bazı genel kurul toplantılarında Bakanlık Temsilcisinin bulunması zorunludur. Dolayısıyla Bakanlık Temsilcisinin katılması gereken genel kurul toplantıları açısından bu şekilde bir uygulamaya gidilmesi mümkün değildir.

TTK m.617/4’göre Limited şirketlerde elden imza dolaştırma suretiyle genel kurul kararları alınabilir. Anonim şirketlerde genel kurul kararlarının elden imza dolaştırma suretiyle alınabileceğine ilişkin TTK’da bir hüküm yoktur. Ancak anonim şirketlerde fiziki olarak toplantı yapılmadan fiziki toplantı yapılmış gibi elden imza dolaştırma suretiyle bir karar alınır ve hiçbir ortak buna itiraz etmez ve dava açmazsa (Bakanlık Temsilcisinin katılmasına gerek olmayan toplantılar açısından) sonuçları itibariyle geçerli bir genel kurul toplantısı kararı alınmış olacaktır.

Salgın Süresince Yönetim Kurulu ya da Müdürler Kurulu tarafından Genel Kurulun toplantıya çağrılması mümkün müdür? Çağrılırsa ne gibi sonuçlar ortaya çıkar?

TTK m. 410 ile m. 617’e göre; genel kurul, yönetim kurulu/müdürler kurulu tarafından toplantıya çağrılabilir. Ancak Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile her türlü toplantı yasaklandığına göre yönetim kurulu/müdürler kurulu bu görevi nasıl yerine getirecektir?

Dünya Sağlık Örgütünün 12.03.2020 tarihinde Covid-19 salgınını pandemi ilan etmesiyle birlikte T.C. Sağlık Bakanlığı da çok amaçlı tedbirler almış ve bu çerçevede birçok ilgili Bakanlıklar tarafından genelgeler yayınlanmıştır. Bu genelgelere istinaden pay sahiplerinin genel kurul toplantılarına katılamayarak kendilerini temsil ettirme imkanları bulunmadığı kabul edilse bile, yönetim kurulu/müdürler kurulunun genel kurulu toplantıya çağırmasının önünde hiçbir engel olmadığı çok açıktır.

Nitekim 16.03.2020 tarihli İçişleri Bakanlığı Genelgesinde “Sivil Toplum Kuruluşlarının (Dernek, vakıf) genel kurulları ve Sivil Toplum Kuruluşlarının eğitimler dâhil insanları toplu olarak bir araya getiren her türlü toplantı ve faaliyetleri (icra-i zorunluluk gerektiren yönetim faaliyetleri hariç) 16.03.2020 pazartesi saat 24:00 itibariyle geçici olarak ertelenecek” ifadelerine yer verilerek, bilinçli bir şekilde sermaye şirketlerinin genel kurulları kapsam dışında bırakılmıştır. Çünkü şirketler devletin ekonomik lokomotifi olduğundan şirketlerin yönetimini ve işleyişini engelleyecek her türlü olumsuzluklardan da kaçınılmak istenmiştir. Bu yüzden yönetim kurulu/müdürler kurulu tarafından genel kurulun toplantıya çağrılması mümkün olabilecektir. Ancak burada da devlet tarafından ve yetkili bakanlıklar tarafından belirlenen sosyal mesafe sınırına dikkat edilmesi ve gerekli önlemlerin alınması önem arz edecektir.

Bununla birlikte, İçişleri Bakanlığı Genelgeleriyle 20 yaş altı ve 65 yaş üstü kişiler ile kronik hastalığa[2] sahip kişilerin ikametlerinden dışarı çıkmaları, açık alanlarda, parklarda dolaşmaları ve toplu ulaşım araçları ile seyahat etmeleri sınırlandırılarak sokağa çıkmaları yasaklanmıştır[3]. Görülmektedir ki, yasak kapsamına giren pay sahipleri açısından toplantıya katılamayıp kendilerini temsil ettirme sorunu ortaya çıkabilecektir. Ancak burada da toplantıya katılamayan pay sahipleri, TTK m. 425 ve 426’ye göre yazılı olarak yetkilendirilmesi şartıyla kendilerini (pay sahibi olan veya olmayan bir kişiye) temsil ettirebilecektir[4]. Tüm bunlara rağmen genel kurula katılmayan/katılamayan pay sahibinin TTK m. 446/1-b’ye göre iptal davası açabileceği göz önüne alınmalıdır. Ancak bu durumda genel kurulda alınan (kanuna, esas sözleşmeye veya dürüstlük kuralına uygun) kararların iptal edilebilmesi için pay sahibinin TTK m. 446/1-b’de sayılan aykırılıkların kararın alınmasında etkili olduğunu ispat etmesi gerekmektedir.

Ayrıca şu hususu da değerlendirmek gerekmektedir. İç Ticaret Genel Müdürlüğü yazısında, yönetim/müdürler kurulu tarafından daha önce toplantıya çağrılan anonim ve limited şirket olağan genel kurul toplantılarının, yine yönetim/müdürler kurulu tarafından alınacak bir kararla iptal edilebileceğini belirtmiştir. Dolayısıyla İç Ticaret Genel Müdürlüğü yazısıyla, açıkça, bu dönemde, yönetim kurulu/müdürler kurulunun toplantı yapabileceğini ve karar alabileceğini kabul etmektedir.

Öte yandan üzerinde durulması gereken bir başka konu; genel kurul toplantı çağrısı yapılmaması halinde, yönetim/müdürler kurulunun sorumluluğunun olup olmayacağıdır. İç Ticaret Genel Müdürlüğü yazısına göre çağrısı yapılmış genel kurulların yönetim/müdürler kurulu tarafından iptal edilebilmesi/ertelenmesi mümkün olduğu bir yerde çağrı yapmayan yönetim/müdürler kurulu üyelerinin sorumluluğu olmayacağı açıktır. Bu yönüyle çağrı yapmayan yönetim/müdürler kurulunun sorumlu tutulması yaşanılan süreç çerçevesinde pek mümkün gözükmemektedir.

Salgın süresince yönetim kurulu/müdürler kurulu tarafından genel kurulun toplantıya çağrılması mümkündür. Yönetim kurulunun/müdürler kurulunun veya genel kurulun toplanmasının ve karar almasının önünde hukuki bir engel bulunmamaktadır.

Koronavirüs (Covid-19) Salgınının Anonim Şirket Yönetim Kurulu ile Limited Şirket Müdürler Kurulu Toplantılarına Etkisi Nedir?

TTK m. 1527/1’e göre, “Şirket sözleşmesinde veya esas sözleşmede düzenlenmiş olması şartıyla, sermaye şirketlerinde yönetim kurulu ve müdürler kurulu tamamen elektronik ortamda yapılabileceği gibi, bazı üyelerin fiziken mevcut bulundukları bir toplantıya bir kısım üyelerin elektronik ortamda katılması yoluyla da” icra edilebilecektir.

Ayrıca TTK m. 390/4’de ise, “Üyelerden hiçbiri toplantı yapılması isteminde bulunmadığı takdirde, yönetim kurulu kararları, kurul üyelerinden birinin belirli bir konuda yaptığı, karar şeklinde yazılmış önerisine, en az üye tam sayısının çoğunluğunun yazılı onayı alınmak suretiyle de” karar alınabileceğini belirtmiştir.

Cumhurbaşkanlığı genelgesi ile ertelenen veya iptal edilen toplantılar arasında yönetim kurulu ve müdürler kurulu toplantılarının da olduğunu kabul etmek pek mümkün görünmemektedir. Çünkü yönetim/müdürler kurulları şirketin günlük devam eden yönetimine ve işleyişine yönelik kararları alabilmelidir. Aksine bu kararların alınamaması büyük sorunlara yol açabilecek niteliktedir. Hatta bu kurulların toplanamaması veya karar alamaması şirketin feshi sebebi bile olabilir. 16.03.2020 tarihli İçişleri Bakanlığı Genelgesinde de “Sivil Toplum Kuruluşlarının (Dernek, vakıf) genel kurulları ve Sivil Toplum Kuruluşlarının eğitimler dâhil insanları toplu olarak bir araya getiren her türlü toplantı ve faaliyetleri (icra-i zorunluluk gerektiren yönetim faaliyetleri hariç) 16.03.2020 Pazartesi saat 24:00 itibariyle geçici olarak ertelenecek” ifadelerine yer verilerek, icra-i zorunluluk gerektiren faaliyetler kapsam dışında bırakılmıştır. Her ne kadar, bu genelge, sermaye şirketlerine doğrudan uygulanabilir olmasa da, amaca yönelik hizmeti açısından hukuka aykırı bir yönü de olmadığı açıktır. Bu yönüyle şirketin iç işleyişine yönelik kararların yönetim/müdürler kurulu tarafından alınması mümkün olabilecektir.

Koronavirüs (Covid-19) salgınının anonim şirket yönetim kurulu ile limited şirket müdürler kurulu toplantılarının yapılmasına ve bu kurullarda karar alınmasına hukuki olarak herhangi bir etkisi yoktur.

Koronavirüs (Covid-19) Salgını Süresince Elektronik Genel Kurul Sistemi ile Genel Kurul yapılabilecek midir?

Ticaret Bakanlığı İç Ticaret Genel Müdürlüğü şirketlerin iş ve işleyişlerinin sekteye uğramaması için elektronik genel kurul sistemi ile genel kurulların yapılabileceğini 20.03.2020 tarihli yazısı ile kamuoyuna duyurmuştur. Bu yazıya göre, Türk Ticaret Kanunu’nun 1527. maddesine göre, elektronik genel kurul sistemini kullanan ve genel kurul toplantısı gerçekleştirmek isteyen şirketlerde salgının önlenmesi amacıyla asgari düzeyde pay sahibinin katılımı ile fiziki ortamda toplantı gerçekleştirilmesini teminen, pay sahiplerinin genel kurul toplantılarına fiziki ortamda katılımda bulunmaksızın elektronik ortamda katılım sağlayabilecekleri belirterek, bu konuda şirketlere bu yöntem ile genel kurullarını yapmaları tavsiyesinde bulunmuştur.

Ayrıca İç Ticaret Genel Müdürlüğü’nün yazısında, “esas sözleşmelerinde genel kurul toplantılarının elektronik ortamda gerçekleştirilmesine imkan tanıyan hüküm bulunmayan şirketlerin, bu dönemde gerçekleştirmeyi planladıkları toplantıları “Elektronik Genel Kurul Toplantı Sistemi” ve “Elektronik Yönetim Kurulu Sistemi” üzerinden gerçekleştirilebilmelerine yönelik tedbir alındığı” belirtilmiş ve “Şirketlerin, bu imkandan Merkezi Kayıt Kuruluşu Anonim Şirketinden destek hizmeti almak suretiyle ve hak sahiplerine elektronik ortamda katılma imkanının sağlanması zorunluluğunu ortadan kaldırmayacak şekilde yararlanmaları gerekmekte olup, şirketlerce elektronik ortamda kurul gerçekleştirilmesine imkan tanıyan hükme ilişkin sözleşme değişikliğinin bundan sonra yapılacak ilk genel kurul toplantısında gerçekleştirilmesi imkanı tanındığı” ifade edilmiştir.

İç Ticaret Genel Müdürlüğü yukarıda belirtilen yazısı ile pay sahiplerine fiziki genel kurul toplantısı yapılması yerine, elektronik ortamda genel kurul yapılmasını tavsiye etmektedir. Ayrıca söz konusu yazıda; esas sözleşmesinde bu yönde hüküm bulunmayan şirketlerin de elektronik ortamda genel kurul toplantısı yapabileceği ancak bu hususa ilişkin esas sözleşme değişikliğinin yapılacak ilk genel kurul toplantısında görüşülerek karara bağlanması gerektiği belirtilmektedir.

Bakanlık tarafından fiziki toplantı yapılması yerine elektronik ortamda toplantı yapılması tavsiyesinde bulunulması oldukça isabetlidir. Ancak esas sözleşmelerinde elektronik ortamda genel kurul toplantısı yapılabileceğine ilişkin bir hüküm bulunmayan şirketlerin de elektronik ortamda genel kurul toplantısı yapabileceklerinin belirtilmesinin hukuki her hangi bir dayanağı bulunmamaktadır. Nitekim TTK m.1527’de anonim ve limited şirketlerin elektronik ortamda genel kurul toplantısı yapabilmeleri için esas sözleşmelerinde mutlaka bu yönde bir hüküm bulunması gerektiği açıkça düzenlenmiştir. 

Tek Kişilik Anonim ve Limited Şirket Genel Kurullarında Durum Nedir?

Türk Ticaret Kanunu m. 338’e göre anonim şirketler ile m. 573’e göre limited şirketler tek ortaklı olarak kurulabilir. TTK m. 408/3 ise, “tek pay sahipli anonim şirketlerde bu pay sahibi genel kurulun tüm yetkilerine sahiptir. Tek pay sahibinin genel kurul sıfatıyla alacağı kararların geçerlilik kazanabilmeleri için yazılı olmaları şarttır” hükmünü getirmiştir. Bu hükme istinaden tek kişilik anonim şirketlerde toplantı şartı bulunmamaktadır. Tek pay sahibinin genel kurul sıfatıyla yazılı olarak aldığı bir karar, genel kurul kararı niteliğindedir. Böylelikle Cumhurbaşkanlığı ve ilgili Bakanlıkların genelgelerinde ortaya konulan toplantı yasağı tek kişilik anonim şirketler açısından hiç uygulanma alanı bulmayacaktır. Aynı şekilde TTK m. 616/3’e göre limited şirketlerde de tek pay sahibinin genel kurul sıfatıyla yazılı olarak aldığı bir karar, genel kurul kararı niteliğinde olacaktır.

Bununla birlikte anonim şirketlerde bazı genel kurul toplantılarında Bakanlık Temsilcisinin bulunması zorunludur. Dolayısıyla Bakanlık Temsilcisinin katılması gereken genel kurul toplantıları açısından bu şekilde bir uygulamaya gidilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla tek kişilik anonim şirketlerde Bakanlık Temsilcisinin katılması gereken toplantılar açısından fiili olarak genel kurul toplantısı yapılarak karar alınması gerekecektir.

Tek kişilik anonim ve limited şirketlerde (Bakanlık Temsilcisinin katılmasına gerek olmayan toplantılar açısından) tek pay sahibi, genel kurul sıfatıyla yazılı olarak aldığı karar ile toplantı yapmadan genel kurul kararı alabilecektir.

Sonuç

Cumhurbaşkanlığı ve ilgili Bakanlıkların insanların toplu halde bulunduğu, bazı toplantı ve organizasyonlar için toplantı yasağı veya erteleme öngörmesine rağmen, anonim ve limited şirketlerin genel kurul toplantıları ile yönetim/müdürler kurulu toplantıları tam anlamıyla bu kapsamda değildir. Söz konusu yasak veya erteleme anonim ve limited şirket kurulları açısından ancak sınırlı olarak uygulama bulabilecek niteliktedir. Bu yüzden bu dönemde genel kurul toplantısı yapmak isteyen şirketler; yönetim/müdürler kurulu kararı alarak, pay sahiplerini genel kurul toplantısına çağırabilecek ve genel kurul toplantısı yapabileceklerdir. Ayrıca Koronavirüs (Covid-19) salgınının devam ettiği süreçte yeni bir düzenleme yapılmadığı sürece mevcut duruma göre; anonim şirketlerde yönetim kurulu veya limited şirketlerde müdürler kurulu toplanarak şirketin yönetimi ve işleyişi açısından gerekli olan kararları alabilecektir.

Öte yandan İçişleri Bakanlığı Genelgeleriyle 20 yaş altı ve 65 yaş üstü kişiler ile kronik hastalığa sahip kişilerin ikametlerinden dışarı çıkmaları, açık alanlarda, parklarda dolaşmaları ve toplu ulaşım araçları ile seyahat etmeleri sınırlandırılarak sokağa çıkmaları yasaklanmıştır. Yasak kapsamına giren pay sahipleri açısından toplantıya katılamayıp kendilerini temsil ettirme sorunu ortaya çıkabilecektir. Ancak burada da toplantıya (sokağa çıkma yasağının veya benzer tedbirlerin kapsamına girdikleri için) katılamayan pay sahipleri, TTK m. 425 ve 426’ye göre yazılı olarak yetkilendirmek şartıyla kendilerini temsil ettirebilecektir. Tüm bunlara rağmen genel kurula katılamayan pay sahibinin TTK m. 446/1-b’ye göre iptal davası açabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu durumda genel kurulda alınan (kanuna, esas sözleşmeye veya dürüstlük kuralına uygun) kararların iptal edilebilmesi için pay sahibinin TTK m. 446/1-b’de sayılan aykırılıkların kararın alınmasında etkili olduğunu ispat etmesi gerekmektedir.

COVİD 19- ÇEK HUKUKU

25.03.2020 tarihli ve 7226 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun  Geçici 1. Maddesi’nde Covid-19 salgını nedeniyle bazı sürelerin işlemesi 30.04.2020 tarihine kadar durdurulmuştur.

“GEÇİCİ 1. MADDE: (1) Covid-19 salgın hastalığının ülkemizde görülmüş olması sebebiyle yargı alanındaki hak kayıplarının önlenmesi amacıyla;
a) Dava açma, icra takibi başlatma, başvuru, şikâyet, itiraz, ihtar, bildirim, ibraz ve zamanaşımı süreleri, hak düşürücü süreler ve zorunlu idari başvuru süreleri de dâhil olmak üzere bir hakkın doğumu, kullanımı veya sona ermesine ilişkin tüm süreler; 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu, 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile usul hükmü içeren diğer kanunlarda taraflar bakımından belirlenen süreler ve bu kapsamda hâkim tarafından tayin edilen süreler ile arabuluculuk ve uzlaştırma kurumlarındaki süreler 13/3/2020 tarihinden 30/4/2020 (bu tarih dâhil) tarihine kadar durur. Bu süreler, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden itibaren işlemeye başlar. Durma süresinin başladığı tarih itibarıyla, bitimine on beş gün ve daha az kalmış olan süreler, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden başlamak üzere on beş gün uzamış sayılır. Salgının devam etmesi halinde Cumhurbaşkanı durma süresini altı ayı geçmemek üzere bir kez uzatabilir ve bu döneme ilişkin kapsamı daraltabilir. Bu kararlar Resmî Gazete’de yayımlanır”.

Bu süreler, Covid-19 salgın hastalığının ülkemizde görülmesi sebebiyle yargı alanındaki hak kayıplarının önlenmesi amacıyla 13.03.2020 tarihinden 30.04.2020 tarihine kadar durmuştur.

5941 sayılı Çek Kanunu’nun Geçici 3. Maddesi’nin 5. Fıkrasına göre 31.12.2020 tarihine kadar çekin, üzerinde yazılı düzenleme tarihinden önce  ödenmek için muhatap bankaya ibrazı geçersizdir. Çekin keşide tarihinden önce bankaya ibrazı ibrazın hukuki sonuçlarını doğurmayacaktır.

Keşide  tarihi 30.04.2020 ve sonrası tarihli olan çekler  maddenin kapsamı dışındadır. Bu çekler, üzerlerinde yazılı düzenleme tarihinden önce bankaya ibraz edilemeyecekleri için 7226 sayılı Kanun’un Geçici 1. Maddesi’ne değil, Çek Kanunu Geçici 3/5 maddesine tabidirler.

Buna karşın, ibraz süresi 13.03.2020 tarihinde başlayan veya daha önceki bir tarihte başlamış olup da 13.03.2020 tarihinde henüz sona ermemiş olan çekler 7226 sayılı Kanun’un Geçici 1. Maddesi kapsamındadır.

Geçici 1. Madde’nin kapsamındaki çeklerden ibraz süresi 10 gün olanların (TTK m. 796/1) 13.03.2020 tarihi itibariyle ibraz süresinin bitmesine ne kadar süre kalmış olursa olsun ibraz süreleri 30.04.2020 tarihinden itibaren 15 gün uzatılmıştır.

Durma süresinin başlangıcı olan 13.03.2020 tarihi, ibraz süresi 10 gün olan bir çekin ibraz süresinin 9. günü olduğunu varsaydığımızda  bu çekin ibraz süresi  30.04.2020 tarihinden itibaren 15 gün uzatılmış olmaktadır. Aynı şekilde ibraz süresi 10 gün olan bir çekin ibraz süresinin ilk günü 13.03.2020 olsa bile ibraz süresi 30.04.2020 tarihinden itibaren 15 gün uzatılmıştır.

TTK m. 811/1 uyarınca “Kanunen belirli olan süreler içinde çekin ibrazı veya protesto edilmesi veya buna denk bir belirlemenin yapılması, bir devletin mevzuatı veya herhangi bir mücbir sebep gibi aşılması imkânsız bir engel nedeniyle gerçekleştirilememişse, bu işlemler için belirli olan süreler uzar”.

Çekin ibrazı veya protestosu mücbir sebep gibi  bir durum nedeniyle gerçekleştirilemiyorsa ibraz, protesto veya çekin karşılıksız olduğunun arkasına yazılması gibi bir işlemin yapılması için kanunda öngörülen süreler uzamaktadır.

Ülkemizin mevcut durumunda  Covid 19 nedeniyle  65 yaş ve üstü, bağışıklık sistemi düşük, ve kronik akciğer hastalığı, astım, KOAH, kalp/damar hastalığı, böbrek, hipertansiyon ve karaciğer hastalığı olanlar ile 20 yaş altındaki çek  hamilleri açısından sokağa çıkma yasağı mevzuat gereği objektif nitelikte aşılamaz bir engel mücbir sebep olduğu ortadadır.

Yasak kapsamında olmayan çek hamilleri açısından ise COVID-19 salgını genel bir sokağa çıkma yasağı uygulamasının bulunmadığı, çalışma hayatının -bazı sektörlerde faaliyet gösteren işletmelerin faaliyetlerinin durdurulmasına ilişkin mevzuat düzenlemelerine rağmen  devam ettiği, dolayısıyla TTK m. 811/1 anlamında çek hamilinin çeki muhatap bankaya ibraz edebilmesi açısından aşılması imkansız bir engel söz konusu değildir.

TTK m. 811/3 “Mücbir sebebin ortadan kalkmasından sonra hamil, çeki gecikmeksizin ödeme amacıyla ibraz etmek ve gereğinde protesto veya buna eş değerde bir belirlemeyi yaptırmak zorundadır.” hükmü ile  sürenin mücbir sebebin ortadan kalkmasına kadar uzadığı anlaşılmaktadır.

Çek hamilinin çekin ibrazı noktasında  aşılmaz bir engel içinde bulunması, ibraz ve diğer işlemler için belirlenen sürelerin  uzaması sonucunu doğurmaz..TTK m. 811/2’ye göre “Hamil, mücbir sebebi gecikmeksizin kendi cirantasına ihbar etmeye ve bu ihbarı çeke veya alonja kaydedip, bunun altına, yerini ve tarihini yazarak imzalamakla zorunludur. 723 üncü madde hükümleri burada da uygulanır”.   Çek hamili  engel sebebiyle çekin ibrazını veya TTK m. 811/1’deki diğer işlemleri gerçekleştiremediği hususunda ilgilileri haberdar etmek zorundadır. . Aksi durumda Hamil bildirimde bulunmamışsa  düzenleyen çekten cayabilir (TTK m. 799) veya başvuru hakları kaybedilebilir.

7226 sayılı Kanun’un Geçici 1. Maddesi “bildirim” de dahil olmak üzere “bir hakkın kullanımına ilişkin” tüm süreleri durdurmuştur. Dolayısıyla, Geçici 1. Madde, TTK m. 811/2 ve 4’teki ihbar külfeti ortadan kaldırılmıştır.

Salgının halen devam etmesi ve sürenin Cumhurbaşkanı tarafından uzatılmaması halinde ise TTK m. 811 uygulama alanı bulabilecektir.

Sürelerin durmasının amacı  COVID-19 salgını sebebiyle hukuki işlemleri gerçekleştiremeyecek olan hak sahiplerinin, bunları gerçekleştirememelerinden kaynaklanan hak kayıplarını önlemektir.